Türk Kılıcı Tarihi ve Gelişimi Üzerine Kısa Değerlendirme




Alper Serdar

Kılıç, tarihi, insanlığın metalle tanışması kadar kadar eski olan ve belki de insanı, paylaştığı gezegendeki canlılardan ayıran en önemli güdülerinden biri olan olan çatışma kavramını tanımlayan silahtır.

Metal bileşimi, yapısal ve teknik özellikleri, boyut, şekil ve kullanım tekniği açısından çarpıcı bir çeşitliliğe sahip olsa da kılıç “Bıçaktan uzun namluya takılı bir kabzanın, bir tür koruma parçasıyla tamamlandığı kesici silahtır” olarak tanımlanabilir.

Bundan yaklaşık 12.500 yıl önce son Buzul Çağının etkileri ortadan kalkmaya başlarken ortaya çıkan doğa-canlı yaşam döngüsünün getirdiği değişim, dünya üzerinde birbirinden görece habersiz yaşayan insan topluluklarının da dolaşım-göç hareketlerini etkilemiştir. Bu durum, insan gruplarının birbirleriyle daha sık karşılaşmasına ve kaçınılmaz olarak çatışmalarına sebep olmuştur. Bir çatışmada hasmına galip gelme çabasındaki insan, erken dönemde muhtemelen taş ve sopadan oluşan donanımını sürekli geliştirme arayışına girmiştir.

Bu süreçte kılıcın yukarıda tanımlandığı biçimiyle ortaya çıkışı, tarih öncesinde kullanılan materyalin, kılıcın yapısal ihtiyaçlarını mukavemet bakımından karşılayamaması sebebiyle Bronz çağına tarihlenebilir. Genellikle namlunun tam ortasından geçen bir omurga etrafındaki tabakadan oluşan, namlu ve kabzanın bütünlük arz ettiği bu kılıçlar (Resim.1), insan toplulukları arasındaki çatışmaların niteliğini değiştirmeye başlamıştır. Görece küçük ve sosyolojik sebeplere (dini, törensel, kadın, vb.) dayanan çatışmalar, zaman geçtikçe düzen ve yapı olarak ordu sayılabilecek topluluklar arasında, politik motivlerle (toprak, kıymetli maden, ticaret hakimiyeti vb.) gerçekleşmeye başlamıştır.

Resim.1

Demir cevherinin yaklaşık M.Ö. 1200’lerde işlenmeye başlamasıyla, öncüllerine nazaran daha dayanıklı ve ucuz silahlar üretilmeye başlanmıştır.

Artık insan toplulukları arasındaki çatışmalar, savaşı politik amaçların uzantısı olarak gören ve bir toplumu Clausewitz’in tanımıyla “Askeri ufkun altında-üstünde” olarak tanımlayan “Gerçek Savaş” kavramına göre şekillenecektir. Bol ve güçlü olan demir madeninin işlenmeye başlaması, tüm savaş aygıtlarıyla birlikte, özellikle kılıcın boyutlarını hızla etkilemiştir. Ölçüleri büyüyen-değişen kılıç, artık kültüre göre de yapı ve şekil farklılıkları arz etmeye başlamıştır. Buna ek olarak kılıç formlarının tarih içerisinde değişen morfolojisinin, insanoğlunun korunma güdüsüyle birlikte zırh kullanımını da yönlendirdiğini-şekillendirdiğini söylemek doğru olacaktır.

Temelde icâdı Kelt kültürüne atfedilen zincir zırhın kullanımı Roma uygarlığıyla devam etmiş ve kesintisiz olarak 13.yy’a kadar sürmüştür. Kopis olarak adlandırılan ve şeklen Türk Yatağan’ını andıran kılıç türü, antik Yunan kültürüyle ilişkilendirilmekle birlikte, aslında İber bölgesine atfedilen Falceta’nın devşirilmiş bir türüdür. Yunan kültürünün temel kılıç formu aslında ise Xiphos (Resim.2) adı verilen kısa kılıçtır.”

Resim.2

Benzer form Roma kültüründe de görülmekte olup, bir başka klasik kısa kılıç olan Gladius (Resim.3) göze çarpmaktadır. Kılıç uzunluğunun, bölgede sonradan ortaya çıkacak örneklere nazaran düşük olması, kılıcın her iki kültürde de çatışmada uzun menzilli silahlarların kullanımını takiben temasa dayalı angajmanda ikincil silah olarak kullanılmasıyla açıklanabilir.

Resim.3

Güney İtalya’da yerleşik Yunan kolonilerinden devşirildiği genel kabul görmüş olan Roma savaş şekli, Yunan kültürünün yüz yüze savaş kavramının geliştirilmiş halini teşkil etmektedir. Bu çatışma biçimi aşağı yukarı geç Ortaçağ’a kadar Avrupa kültürünün savaş biçimini etkilemiş ve biçimlendirmiştir. Bu surette Batı kılıç formlarının, zaman zaman aykırılıklar görülse de genel itibarıyla düz, uzun, enli ve görece ağır örnekleri ortaya çıkmıştır. Ewart Oakeshott tarafından oluşturulan Oakeshott kılıç tipolojisi (Resim.4), Batı Roma’nın yıkılışından Rönesans dönemine kadar hemen tüm Batı kılıç tiplerini sınıflandırmıştır.

Resim.4

Yaklaşık 13.yy’a kadar enli ve namlu boyunca oluk taşıyan kılıç tipleriyle beraber (soldan sağa kronojik olarak) , metal işleme teknolojisindeki gelişmeyle birlikte plaka zırhlar ortaya çıkıp kullanılmaya başlamıştır. Düz kılıcın yapısal tanımlarına ait diagram Resim.5’te verilmiştir.

Resim.5

Kılıç üzerinde biriken kanı toplayarak, kılıcın keskinliğini çatışma esnasında korumaya yaradığı yaygın inanışının aksine, temel işlevi namlunun ağırlığını azaltıp dengesini ayarlamak olan namlu oluklarının, kılıç enindeki daralmayla birlikte önce uzunlukları azalmış, sonrasında ise oluk kullanımı ortadan kalkarak, kılıcın namlusu tamamen zırh delmeye uygun olarak yapılmaya başlamıştır. Bunun sonucunda kılıç namlusunun enine kesidi ve elmas şeklinin varyantlarına dönüşmüştür. Benzer kılıç tipleri, özellikle Memlük menşeli olmak üzere doğu toplumlarında da mevcuttur.

Batı tarzından tamamen farklı olarak, Doğu ve özellikle Orta Asya kültürünün çatışma biçimi genel itibarla hız, manevra kabiliyeti, taktik saldırı-çekilme stratejisine dayalıdır. Bu farklılıklar sebebiyle, kültürlerin kılıç formları arasındaki farklar ortaya çıkmıştır.

Konuyla ilgili ilk Türk araştırmacısına ait eser olarak Bahaeddin Ögel’ e ait olan makaleye göre (Resim.6) göre Doğu’ya özgü bir silah olan eğri kılıcın menşei Altay’dır (Arendt’in konu hakkında kapsamlı araştırması da detaylar için incelenebilir). Türk kılıcının ilk formlarının tespit edildiği bu bölgeden elde edilen buluntular, tek ağızlı, namlu eğimi fazla olmayan, eğim ve namlu ucu itibariyle kesme hareketinin yanında delici darbelere de imkan verecek biçimde yapılmış kılıçlara işaret etmektedir. Farklı kaynaklarda, aynı dönem ve bölgeye ait farklı kılıç geometrilerine rastlandığı ifade edilmesine karşın, bunların genel formun yanında her zaman görülebilen ârızî formlar olduğu düşünülebilir.

Resim.6

Erken dönem Türkî kılıcına en çarpıcı örnek, menşei tam olarak belirgin olmamakla birlikte, bir varsayıma göre Şarlman’a Avar kavimlerinden hediye olarak sunulduğu, başka bir varsayıma göre ise Atilla’nın kılıcı olarak değerlendirilen ancak halihazırda Şarlman’a atfedilen ve Viyana Güzel Sanatlar Müzesi’nde muhafaza edilmekte olan kılıçtır (Resim.7). Hafif eğimli bir namluya sahip olan kılıcın, Türk kılıcının alâmeti olan yalman’ın erken örneğini sergilediği görülmektedir. Namlu ucuna bakıldığında ise, kılıcın kesme amacının yanında delici darbelere de imkan verecek şekilde tasarlandığı görülmektedir. Kabza ise, daha sonraki dönemlerde de sıkça rastlanan ve batılı literatürde Türk-Moğol kılıcı olarak tanımlanan kabza yapısına iyi bir örnek teşkil etmektedir.

Resim.7

Zamanla gelişen ve çeşitlenen eğri kılıç, İran ve Arap kültürlerinin yanında Bizans askerî kültürünü de derinden etkilemiştir. Sonraki dönemlerde, özellikle Osmanlı hafif süvarisinin elinde etkin bir silah olarak Balkanlar’da ve Doğu Avrupa’da korku yaratan Türk kılıcı neredeyse hiç değişikliğe uğramaksızın kopyalanmış; Polonya, Macar, Alman ve Rus topluluklarında kendilerine has formlar oluşturmuştur. Erken dönemlerde İran kültüründe, yalmansız, uzun ve namlusu fazlaca eğri şemşir’i (Resim.8) geliştirirken, Arap kültüründe ise yine yalmansız, enli ve daha az eğri namlulu seyf (Resim.9) ortaya çıkmıştır. Kabza formları da en önemli ayırıcı özelliği oluştururken, kullanılan metalurjik süreç, teknik ve yapı son derece benzer olmuştur.

Resim.8 Resim.9

Doğu ordularında süvarilerin önemli kısmını hafif birimler oluştururken, Batı ordularında, özellikle Ortaçağ’ın ortasından itibaren ağır süvarinin ağırlık kazandığı görülmektedir. Hafif süvari hemen tüm kültürlerde görülmekle birlikte çoğunlukla sadece keşif, gözleme ve bir nevi erken uyarı birliği görevinde, sayıca önemsiz gruplar halinde kullanılmıştır.

Ancak Doğu hafif süvarisinin askerî etkinliği, Batı’yı dehşete düşüren akıncılar örneğinde olduğu gibi, birçok kaynakta açıkça belirtilmektedir. İşte bu etkileşim sürecinde, Türk süvarisinin ünlü eğri kılıcı kaçınılmaz olarak Osmanlı’nın karşılaştığı toplumlarca, özellikle Polonya (Resim.10), Macaristan ve Romanya gibi geniş bir coğrafyada kullanılmıştır. Bu kılıç bahsi geçen ülkelerin savaş kültürü tarafından o denli içselleştirilmiştir ki, bazı TV yapımlarında Türk kılıcı komik bir şekilde, “Kazıklı Voyvoda” olarak bilinen Vlad’a ve dolayısıyla ait olduğu Eflâk kültürüne atfedilmektedir. Türk eğri kılıcının varyantları Osmanlı’nın bölgedeki hakimiyeti boyunca kullanılagelmiştir. Bunun devamında ise uyarlanan eğri kılıç tipleri (Resim.11) 20.yy’ın başına kadar kullanılmış ve hafif süvarinin alameti olmuştur.

Resim.10 Resim.11

Son yıllarda yapılan araştırma ve tartışmalar neticesinde Hindistan menşeli olduğu genel kabul gören ve ilk ortaya çıkışı kabaca MS 500’lere tarihlenen pulad (phulat, faulad) çeliği kültürümüzde Şam şehrine gönderme yapılarak Dımışk Çeliği olarak tanımlanmıştır. Bu kanı kısmen doğru olmakla birlikte, Şam’ın yanısıra dönemsel olarak Bursa, Kahire ve Bağdat gibi şehirler de ilgili dönemde dımışk çeliği için üretim ve ithalat merkezleridir. Son derece karmaşık metalurjik bir süreç olan dımışk, yumurta olarak adlandırılan (Resim.12) ve yaklaşık 1,5-2 kg. olan kütlelerden oluşturuluyordu. Aslında bir “yarı bitirilmiş ürün” olan dımışk yumurtasının üretim süreci karmaşık ve zahmetli olmasının yanı sıra, metalurjik işlem sonucu ortaya çıkan ürünün ancak düşük bir yüzdesinin kılıç üretimine uygun olması, ürünü daha kıymetli hale getiriyordu. Çeliğin desen yapısı da üretim bölgesine hatta yapımcı ustaya ait bir nevi patent işlevi görüyordu. Diğer taraftan, dımışk yumurtasının kılıca dönüşme sürecinde de dövme ve ısıl işlem sürecinin son derece farklı olması, bu çeliği taklit etmek isteyen Batı’nın başarısızlığını açıklayabilir. Son olarak ortalama % 0,50-0,90 karbon içeriğine sahip olan Batı kılıçlarına karşın, % 1,5-1,7 civarında karbon içeriğine sahip olan dımışk çeliği, yapıldığı kılıcın kullanıcısının ustalığına da ihtiyaç duyuyordu.

Resim.12

Türk kılıcının yapısal ve geometrik şeklindeki değişimin ise, 13.yy’dan 16.yy’a kadar yayılan uzun bir gelişim-değişim sürecini kapsadığı görülmektedir. Osmanlı kılıcına en erken örnek, yapısı itibariyle genel olarak bir savaş aracından ziyade, törensel amaca hizmet etmiş olabileceği varsayılabilecek olan ve Topkapı Sarayında sergilenen Fatih Sultan Mehmed’e ait ünlü kılıçtır (Resim.13). Osmanlı kılıcının erken dönem özelliklerini hassas biçimde yansıtan kılıçta dikkat çekilebilecek hususlar, yalman varlığıyla birlikte namlunun hafif eğri olması, namlu ucunun şekli ile kabza yapısıdır. Hafif eğim ve iki yönlü sivri namlu ucu, kılıcı kesme hareketlerinin yanısıra saplama-delme hareketleri için de müsait hale getirmektedir. Diğer yandan kabza formu, eğim ve kabza topuzunun şekli de bu görüşü destekleyebilir. Çeşitli kaynaklarda yapılan incelemeler neticesinde namlu geometrisi, balçak kollarının kısalığı ve kabza eğimi ile şekli yapının, Türk ve Memlük kılıcının tipik Orta Asya orijinini yansıttığı söylenebilir.

Resim.13

Devam eden süreçte, Türk kılıcında (Resim.14) görülen değişim-gelişim neticesinde, namlu boyunun kısalarak ortalama 80-90cm aralığına, namlu eninin ortalama 30-35mm aralığına oturduğu; et kalınlığının incelenen örneklerde 4-5mm ile başlayıp, yalman sonunda 2-3mm civarına indiği görülmüştür.

Ağırlık merkezinin balçaktan 10-15cm uzaklıkta olmasıysa 1,5-4kg aralığında olan Batı kılıçlarının aksine sadece 700-900gr aralığında bir ağırlığa sahip olan Türk kılıcına müthiş bir denge ve manevra olanağı sağlamaktadır.

Resim.14
Resim.15

Eğri kılıcın yapısal tanımlarına ait diagram Resim.15’te verilmiştir.

Özellikle 14.yy sonrasında daha belirgin hale gelen yalman’ın, eğri kılıç kullanımının büyük kısmını teşkil eden kesme darbelerindeki müspet işlevi büyüktür. Özellikle büyük hacimli (kalın) ya da namlunun içinde uzun yol katetmesi gereken bir hedefte bu şeklin yararı ortaya çıkar. Yalmansız namlularda darbenin hedefe temasıyla birlikte, namlu boyunda başlayan salınım hareketi, namlunun sürdüreceği düzlemi bozarak başlangıçta taşınan kinetik enerjinin hedef içinde yol katettikçe azalmasına ve kesişin kuvvetinin tedricen azalmasına sebep olacaktır. Türk kılıcının ortalama %30-35’lik kısmını oluşturan yalman ise, kesişin önemli bir kısmının gerçekleştiği alan üzerinde olduğundan bu salınım hareketini engelleyip, hedef üzerinde yıkıcı bir etki oluşmasına imkan vermektedir.

Onaltıncı yüzyılda Mısır seferi sonrasında, ciddi sayıda ve üstün nitelikli Memluk kılıç ustasının Osmanlı tebâsına dahil olmuş, bu insan kaynağı hazinesi de Mısır seferinin de-fakto ganimetlerinden biri olmuştur. Türk kılıcı bu dönemden sonra da değişimini sürdürmüş (Resim.16) ancak yalman kullanımından vazgeçilmemiştir. 17-19.yy’lara tarihlenen kılıçlarda yapılan incelemeler neticesinde, bu dönemde namlu uzunluğunun 70-80 cm’e indiği, eninin 40-45 mm’ye çıktığı; et kalınlığı incelirken, namlu eğiminin bazı örneklerde aşırı şekilde arttığı görülmektedir. Bu örneklerde gözlenen başka bir morfolojik özellik de namluda kabzadan yalmana kadar olan kısmın sırt yapısının T şeklinde bir destekle bitirilmesidir. Bu desteğin incelen et kalınlığının getirdiği mukavemet zayıflığını giderme amaçlı olduğu düşünülebilir. Yine bu dönemde, kılıcın ağırlığının azalmasına paralel olarak oluk yapımının da azaldığı görülmektedir. Kabza kaplamalarında materyal olarak genellikle boynuz (gergedan, su mandası) kullanılmakla birlikte, sert ağaçların kullanıldığı örnekler de mevcuttur.

Resim.16

Avrupa ve Asya kılıçlarında kullanılan kabza yapısından en önemli fark ise gözle görülmeyen, namlunun  kabza içine uzayan uzantısı olan dildedir. Özellikle 16yy sonrasında üretilen kılıçlara ait kabza dillerinin namlunun kalanından ayrı olarak ve farklı metal malzemeyle oluşturulduğu görülmektedir (Resim.17). Genellikle daha yumuşak metalden yapılan bu dil, her iki taraftan kısa plakalar ilâve edilip perçinlenerek kabza oluşturulur. Bu tasarımın tercih edilmesinde ki esas amaç halihazırda net değildir. Bu tür darbelerin yüksek karbon oranına sahip namlunun kırılmasına sebebiyet vermeksizin, karbon seviyesi daha düşük dilin kökünde, ihtimalle balçak seviyesinde bir burulma-kopma meydana getirmesi söz konusu olabilir.

Resim.17

Diğer bir husus da Türk kılıçları üzerinde gözlemlenen süsleme işçiliğinin zarifliği ve barındırdığı yüksek kalitedir. Namlu üzerinde kılıcın yapan ustanın ve sahibinin ismine, kullanıcısının unvanlarına, Kur’an-ı Kerîm’den âyetlere ve çeşitli bitki motiflerine rastlanabilmektedir. İmparatorluk sınırlarında gerçekleşen üretimin yanısıra zaman zaman yurt dışından da kılıç alınmıştır. Özellikle 17.yy sonrasında (ilk ithalat 1601 yılında İngiltere’den yapılmıştır) zaman zaman İran’dan ve daha geç dönemde Fransa’dan kılıç namlusu ithalatı yapıldığı bilinmektedir. Ancak bu ürünlerin kalite ve orijinalliğinin, İmparatorluğun bilinen merkezlerinde üretilen kılıçların kalite ve zevkine ulaşamadığının kabul edilmesi lazım gelir.

Zaman içinde kullanımı azalan kılıç, 19.yy ortalarında süvari birlikleri hariç ordu kullanımından resmî olarak çekilmiştir. Bir silahtan ziyade artık geçmişe ait paha biçilmez kıymetler olarak değerlendirilen Türk kılıçlarının bazı örneklerine saygın sanat kurumları ve özel koleksiyonerler tarafından servet niteliğinde meblağlar ödenebilmektedir.
KAYNAKÇA

A Glossary of the Construction, Decoration and Use of Arms And Armor – LaRocca

Ancient Armies of the Middle East – Terence Wise/Angus McBride

Art of War – John Keagan

Arms & Armor: A Pictorial Archive from 19.Century Sources – Carol Belanger Grafton

Arms Collection Magazine Vol.40 No.1 – The Persian Shamshir and the Signature of Assad Allah –  Oliver Pinchot

Records of the Medieval Swords – Ewart Oakeshott

Islamic Swords and Swordsmiths – Ünsal Yücel

MyArmoury Forum (http://www.myarmoury.com)

Medieval Combat – Hans Talhoffer

Medieval Swordmanship – John Clements

- Persian Steel – James Allan and Brian Gilmour

– Roman Legionary – Ross Covan

Sword Forum International (http://swordforum.com)

- SBG Sword Forum (http://forum.sword-buyers-guide.com)

Türk Kılıcının Menşe ve Tekamülü Hakkında – Bahaeddin Ögel

Türk Korkusu Özlem Kumrular

2500 Yıllık Savaş Tarihi – John Keagan