Erken İslâm Döneminde Türk Okçuluğu ve Kompozit Yay




Dr. Murat Özveri
Türkler, bu adla tarih sahnesine çıktığından beri, özellikle değişik kültür coğrafyalarına göç edip durduklarından vatanlarını defalarca değiştirdiler. Türk dili birçok alfabeyle yazıldı. Sayısız boydan oluşan Proto-Türk ve Türkler, bu uzun serüven boyunca dinlerini de değiştirdiler. Orta Asya’daki animist inançları, uzun göç yılları üzerinde birçok dinden etkilendi ve birçok dini etkiledi. Maniheizm, Budizm, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık Türk kültürüne girdi; sentezler ve senkretik oluşumlar meydana getirdi.

Anadolu ve Orta Doğu’da Türkler ağırlıkla İslâmiyet’i seçti. Türkler, özkültürleri içinde bu dini şekillendirdiler, mezhepler ortaya çıkardılar. İslâm’ın erken döneminde ortaya çıkan fütüvvet geleneğini İran ve Anadolu’da tasavvuf denilen sıra dışı felsefeye çevirdiler. İran’ın köklü kültürünün de etkisiyle İslâm’ın bilimde tepeye tırmandığı çağlarda büyük bilim adamları, düşünürler yetiştirdiler. İslâm’ın yayılmasında en uzun soluklu bayraktarlığı üstlendiler. Türk yöneticiler 400 yıl İslâm halifesi unvanını taşıdılar.

Türk okçuluğu da bu karışık, zengin kültürel hareketlilikten etkilendi. Türkler teknik açıdan okçuluğun özünü korurken çevresindeki uygarlıkları, başta Araplar’ı, okçuluğun bu en üstün formuyla tanıştırdılar. İslâm öncesi ve erken İslâm döneminde Arap Yarımadası’nda bilinmeyen kompozit yay ve başparmak çekişini Arap coğrafyasına taşıdılar. Kendileri de kökleri Orta Asya’ya uzanan okçuluk kültürlerine İslâmî kıyafetler biçtiler, giydirdiler. Bu karşılıklı etkileşimin sonucu olarak bir “İslâm okçuluğu” ekolü gelişti.

23115069_10155195312143831_286841089_n
Resim 1:Deve üzerinde avlanan Behram Gür ve sevgilisi Azâde, İran edebiyatının önemli figürlerinin başrol oynağı bir sanat stereotipisidir. Bu tasvirler bize okçuluğun ve avcılığın at dışında binekler üzerinde de yapıldığını göstermektedir.

Türkler Orta Doğu’ya 8.-9. yüzyıllarda, Abbâsî halifelerinin ordularında paralı askerler olarak istihdâm edilmeye başladılar. İslâm Arap orduları 7. yy’ın ortasında Sâsânîler’i yenerek İran topraklarını fethettiler ve buradan Türk yurduna yürüdüler. Kendi tarih kitaplarımızda utanç verici biçimde Araplar’ın tâbiri olan “Maverâünnehir” diye geçen bu bölge, aslında Türk anayurdunun güney kısmıdır. Nitekim Ortaçağ Arap coğrafyacıları bu toprakları “Bilad el-Türk” ya da “Türkistan” diye isimlendirmişlerdir. Türkler Arap orduları karşısında tutunamadılar, ama olağanüstü savaşçı becerileri, özellikle ok atma ve at binmedeki ustalıklarıyla paha biçilmez askerler olarak parladılar. İbn-i Fadlan adlı Arap gezgini 9. yy’da kaleme aldığı gezi notlarında, Türklerin at üzerinde dörtnala giderken uçan kuşları okla vurabildiklerini hayranlıkla anlatır. İslâmiyet’i kabul eden ilk Türk Devleti, Orta Asya’da 9.-13. yy’lar arasında hüküm süren ve topraklarını Mâverâünnehir bölgesine kadar genişleten Karahanlılar’dır. Ancak Orta Doğu’da Müslüman Türkler’in hikâyesi başka türlü şekillendi. Orta Asya’nın güneyinden ve Kafkas Dağları’nın kuzeyindeki “Dest-i Kıpçak” denilen bölgeden savaş esiri olarak gelip köle-asker yapılan Türkler, girdikleri ordularda yükseldiler, bazı devletlerde yönetimi ele geçirdiler. 10. yy. başlarına kadar Arap hanedânların hüküm sürdüğü topraklarda yavaş yavaş Türk askerî seçkin sınıfının yönettiği devletler ortaya çıkmaya başladı. İran’dan Hindistan’ın kuzeyine kadar bir bölgeyi yöneten Gazneliler iyi bir örnektir. Ayrıca, bu bölgeye birkaç bin çadırlık bir konat olarak gelip Gazneliler’e tâbî olan, sonra da onları yıkıp Selçuklular saltanatını kuran bir diğer Türk hanedânını da zikretmek gerekir. Selçuklular da okçuluk becerileriyle, istenen bir müttefik ve tehlikeli bir rakip olarak tanındılar. Gazneli Mahmud’un onları gözetlemek ve raporlamakla görevlendirdiği Tus valisi ile yaptığı ve kayıtlara geçen konuşma çok ilginçtir. Tus valisi sultana Selçuklular’ın başparmaklarını kesmesini tavsiye etmesi ve sultanın “Yahu! Sen ne gaddar adammışsın böyle! Tescil edilmiş suçu olmayan Müslüman ahâliye revâ gördüğün bu mudur?” diye tepki verdiği bilinir. Bu kayıtta, Selçuklular’ın Orta Asya’dan getirdikleri okçuluk tekniğinin izlerini de görürüz. Kirişin başparmakla tutularak çekildiği bu atış tekniği, Türkler’in atlı okçular olarak imza attıkları büyük askerî başarılarının altında yatan teknik sırlardan biridir. Gazneli Mahmud, Selçuk beyin oğullarından Arslan Yabgu’yu bir işret meclisinde sarhoş ederek rehin almakta bulur çareyi. Diğer kardeşler uzun bir süre siyâsi ve askerî bir ayaklanma girişiminde bulunamayacaklar, ama Arslan Yabgu’nun esâret altında ölmesi ve bunu Gazneli Mahmud’un ölümünün izlemesi, Selçuklular’ı konattan devlete götüren Dandanakan Savaşı’na giden yolu açacaktır. Selçuklular, kurulmalarından sadece 30 yıl sonra, dönemin en büyük askerî gücünü, Romanos Diogenes komutasındaki Bizans ordusunu mağlup ederek Anadolu’ya girerler. Selçuklular önce İran, Irak ve Suriye topraklarını içine alacak kadar genişleyecek, kuzenler arası kavgalar sonrası ailenin bir kısmı Anadolu’ya uzanacak, tarihe “Türkiye Selçukluları” diye geçecek bir diğer devlet kuracaktır. Türkiye Selçukluları, 1096’da başlayan Haçlı Seferleri’nde Avrupa’da gelen büyük insan selini ilk karşılayan set olacaktır. Hem Latin kaynakları hem Bizans kaynakları, Selçuklu süvarisinin üst üste ne kadar isabetli ve hızlı ok atabildiklerini hayranlıkla anlatırlar. Oğuzlar’ın Kınık boyundan gelen bu savaşçı adamlar, 1243’deki Kösedağ Savaşı’nda Moğollar’a mağlup olup onların tâbîiyetine girene kadar, bölgenin en önemli güçlerinden biri olarak kalacaktır. Biz Türkler’in başındaki en büyük lânet olan birbirimizi yememizden nasibini aldı; Doğu’dan gelen göçebe Oğuz boylarının akınlarıyla ve Danişmendliler gibi diğer Türk beylikleriyle uğraştı. Ama bütün bu hengâmede, Haçlılar’ın Kudüs yönündeki kara rotasını kapattılar, kervansaraylar ve medreselerle kültür tohumları ekip filizlendirdiler, Anadolu’nun Türk yurdu olmasında en büyük rolü oynadılar.

Bütün bu siyâsî ve askerî gelişmeler olurken, Asya tipi kompozit yayın şekil özelliklerinde olağanüstü bir gelişme olmuyordu. Yaklaşık 130-145 cm uzunluğunda, kollarının ucunda rijid, bükülmeyen “kulak”lar bulunan ve bazen düz, bazen içeri doğru bükümlü bir kabzaya sahip bir yay, arkeolojik buluntuların desteklediği üzere, 7. yy’dan 13. yy’a kadar bu coğrafyada kullanıldı. Dönemin Türk yayı yine kompozit yaydır. Ağaç, sinir (tendon), boynuz ve tutkaldan müteşekkildir ve nispeten kısa boyuyla, at üzerinde kullanıma çok uygundur. Ortaçağ tarihçileri, Selçuklular’ın yaylarını Şam bölgesinden aldıklarını yazar. İznik veya Konya’da, bu şehirlerin başkent oldukları dönemde yerel yay üreticileri de olmalıdır, ama konuyla ilgili sağlam veriye dayalı bilgi bulunmamaktadır. Dönemin ticaret rotalarını ve ticaretin zenginliğini gözde canlandırmak gerekir. Her türlü mal, bu arada silah ve silah hammadesi de bu ticaret yolları üzerinde gidip geliyordu. Türkiye Selçukluları’nın bu kadar kervansarayı inşâ etmeleri boşuna değildir.

23135059_10155195312568831_898104803_o
Resim 2: İnsan-hayvan melezi fantastik yaratıkları Selçuklu resim sanatında sıklıkla karşımıza çıkar. Konya Müzesindeki Selçuklu duvar çinileri arasında bunların örneklerini görmek mümkündür.

Peki tüm bu siyâsî gelişmelerde avcılık ne durumdaydı? Avcılık, her zaman olduğu gibi bu dönemde de Türkler’in hayatındaydı. İslâmiyet’in bütün kurumları ve yaşam tarzıyla yerleşmesine daha yüzyıllar vardı ve hem devlet hem tebâsı hâlâ Oğuz töresinin etkisi altındaydı. Avcılığın Oğuz töresindeki özel yeri, bu erken İslâm döneminde bütün varlığıyla hissediliyordu. Karahanlılar’ın devlet yöneticilerinin avcılık vasıflarını övdükleri ve –muhtemelen eski animist inançlarının bir uzantısı olarak- kendilerine lâkap olarak hayvan isimleri aldıkları bilinir. Selçuklu sultanları için avcılık, satranç gibi bir boş zaman eğlencesi ve şüphesiz, savaş için formda kalmanın bir yoluydu. Büyük av partileri düzenlerler, sonrasında “toy” denilen ve kökeni yine Oğuz töresine uzanan ziyafetler düzenlerlerdi. Toy aslen devlet işlerinin konuşulması için yapılan bir toplantıydı. Büyük av partileri sonrası toy düzenlenmesi, erken dönemde de bu partilerin savaş tatbikatı niteliğinde olması ve/veya birbirlerine metbûiyet-tâbîiyet ilişkisiyle bağlı olan beylerin bir araya gelmeleri için vesile oluşturması olabilir. Selçuklu sultanlarının av etlerini sevdikleri ve sofralarından eksik etmedikleri de kayıtlara geçmiştir. Selçuklular’ın kurucusu Tuğrul beyin her av partisine 20 katır yükü yiyecekle gittiği, mükellef kır sofraları kurdurduğu, emirlerine ve halka yedirip içirmeyi sevdiği bilinir. Yine Tuğrul bey ile ilgili ilginç bir kayıt da günahından korktuğu için avladığı her hayvan için 1 dirhem sadaka verdiğidir. Avcılığın devlet içinde kurumlaşmasıyla ilgili ilk elle tutulur bilgiler de Selçuklu dönemindendir. “Emir-i şikâr” denilen “av emirleri”, üst düzey komuta kademesi içinden seçilirdi. Avda kullanmak üzere alıcı kuşlar ve büyük kediler eğitiliyordu ve bu işlere görevli askerî personel vardı. Devletler arasında kurulan diplomatik ilişkilerde hediye olarak alıcı kuşlar gönderiliyordu. Tuğrul beyin, hepsi altın tasmalı 400 çitası olduğu bilinir. Yani bu dönemde, yay başta olmak üzere dönemin silahlarının kullanılmasının yanında, ehlileştirilmiş vahşi hayvanlarla av yapılması da yaygın ve sevilen bir uygulama olmuştur. Alıcı kuşların eğitilmesinin askerî teşkilat içinde kurumlaşması ve bu eğitmenlerin üst düzey ordu mensubu/bürokrat olarak devlet hiyerarşisi içinde yükselmeleri, Osmanlı sarayında da devam edecektir.

23023816_10155195312578831_1027792813_n
Resim 3: Selçuklular’da yaygın olarak uygulanan yırtıcı kuşlarla avcılık, Selçuklu askerî bürokrasisi içinde alıcı kuş yetiştiricilerinin yüksek rütbeli subaylar olması, Osmanlı’da da devam edecek bir yapılanma olacaktır.

Av hayvanlarıyla ilgili bilinen ilk bilimsel eser, “Saydnâme-i Melikşâhî” Selçuklu sultanı Melikşah tarafından Farsça olarak yazdırıldı. Melikşah av hayvanlarıyla ilgili her şeyi öğrenmek isterdi ve bu sebeple veziri Nizamülmülk’e, dönemin önemli bilim adamlarından av konusunda yetkin olanları Rey şehrine davet etmesini emretmiştir. Seydnâme-i Melikşâhî, daha sonra avcılık konulu pek çok kitaba kaynaklık edecektir.

Sultanlar, kendi av zevkleri için avlaklar tahsis ederlerdi. “Şîkârgâh” denilen bu alanlarda muhtemelen av yasağı veya üretme yoluyla hayvan popülasyonu arttırılıyordu. Alâeddin Keykubâd’ın şehri Alâiyye, yani günümüzün Alanya’sında yörenin aydınları, Şekerhane adlı mahallenin adının “şîkârhâne” den bozularak geldiğine inanır. Bu bölgede Selçuklu’dan kalma, taştan bazı bina altyapıları hâlâ görülebilir. Bunların ne olduğu bilinmiyor olmakla beraber, yerden yükseğe inşâ edilmiş köşkler ya da çardaklar olma ihtimalleri vardır. Belki bu mahalle gerçekten de adını buraya yapılmış av köşklerinden almıştı. Bugün, yöresel tadlar da ihtiva eden kahvaltılar servis eden restoranlardan birinde Alanya manzarasına karşı oturup çayınızı yudumlarken, 800 yıl önce altınızdaki yeşillikler içinde egzotik hayvanların kol gezdiği bir avlağın hayalini kurmanız, oturduğunuz yerde, sanki yayınızı alıp da ava çıkıverecekmişsiniz duygusunu yaşamanız mümkün olabilir.

23163633_10155195312918831_856999701_n
Resim 4: Osmanlı sanatında çok azalacak figüratif insan tasvirleri, Selçukluların kıyafet, silah, eşya vb. kültürüne ışık tutacak ipuçları vermektedir.

Bu devirde alıcı kuşlar ve diğer yırtıcı hayvanlarla avlanmak oldukça yaygınlaşmış görünüyor olmakla beraber, yay ve ok avcılığın vazgeçilmezi olarak avcının repertuarındaydı. Kültür dünyasında da vazgeçilmez bir öğeydi. Selçuklu döneminden kalan kap-kacak üzerinde, bir kısmı İran edebiyatının önemli karakterlerinin başrol oynadığı, ok atan avcıların resmedildiği av kompozisyonları görülür. Deve üzerinde av, bunlar içinde oldukça ilginç olanlarındandır. Böylece, atlı okçulukla ilgili kafamızda canlanan basmakalıp imajın çeşitlemeleri karşımıza çıkmakta, diğer binek hayvanları üzerinde de avlanıldığı ve muhtemelen savaşıldığı bu şekilde bir kez daha teyid edilmektedir. Selçuklu sultanlarının yazlık sarayı olan Kûbadâbad Sarayı’nın arkeolojik kazılarında bulunan duvar çinilerinde de yay ve ok kullanan figürler ve bazıları fantastik hayvan tasvirleri görülür. Selçuklu İran’ı ve Anadolu’sunda minyatür sanatına verilen önem sayesinde, aslen Arap edebiyatına ait bir 9. yy mesnevîsi olan “Varka ve Gülşah”ın Farsça versiyonu, 13. yy’da neredeyse bir resimli roman zenginliğiyle hazırlanmıştır. Kitabı süsleyen minyatürlerde uzun örgülü saçlarıyla Selçuklu figürleri ve hayat ağacından “ruh kuşu”na kadar, eski Orta Asya dinlerine ait kozmolojik semboller yer alır. Bu zengin tasvirler içinde az da olsa dönemin silahları ve savaş teknikleriyle ilgili bilgi de sızar günümüze.

23158116_10155195317148831_1256047083_o
Resim 5: Yazar, bir Macar üreticiyle beraber Selçuklu tasvirlerinden yola çıkarak yaptıkları Selçuklu yayı prototipiyle atış yaparken. Selçuklu tasvirlerinde birbirinden küçük farklılıklarla ayrılan bir kaç yay tipine rastlanması, elde kalmış örnek bulunmaması ve sistemli Selçuklu arkeolojisinden konuyla ilgili veri gelmemesi sebebiyle, Selçuklu yaylarının aslında nasıl olduklarını ayrıntılı biçimde bilemiyoruz.

Türklerde erken İslâm dönemi, uzun menzilli hafif silah olarak yayın rakipsiz şekilde tahtında oturduğu yüzyıllardır. Topun icâdı için 14. yy’ın sonlarını, tüfeğin atası denebilecek “el topu” için 15. yy ortalarını beklemek gerekecekti. Tek kişi tarafından rahatça kullanılabilen ilk ateşli silahlar, fitille ateşlenen ağızdan dolma yivsizlerdi. Ancak daha iyi ateşleme sistemlerinin icâdı ve yivli namlulara geçilmesi gibi gelişmelere rağmen, hemen hemen 19. yy. ortalarına kadar, yay ateşli silahlardan daha iyi balistik özelliklere sahip bir silah olarak kalacaktır. Tüfek Osmanlı ordusuna 15. yy’ın ortasında girecek, ama yayın askerî kullanımı 18. yy sonuna kadar devam edecektir. Yapımı devlete ait cebehanenin tekelinde tutulmaya çalışılsa da tüfeğin “sivillere” sızması 16. yy’da gerçekleşecek, bu yeni silah birçok halk isyânında önemli rol oynayacaktır. Uzmanlar, erken dönem ateşli silahların yayın balistik üstünlüğüne rağmen hızla yaygınlaşmasında iki önemli sebep olduğu konusunda birleşmektedir: 1-Tüfek kullanmayı öğrenmek kolaydır. 2-Tüfek, ok atmak için gereken fiziksel kuvvet ve düzenli tâlime ihtiyaç göstermez. Erken İslâm döneminde, yaşadığımız coğrafyaya profesyonel askerlerden oluşan orduların hâkim olması da bundandır.

Çocukluklarından itibaren binicilik ve okçuluğun hayatlarının merkezine oturduğu “çoban-savaşçı”ların kurduğu devletler, Sâsânî İran’ı ve Bizans’tan öğrendikleri devşirme usûlü ile yetiştirdikleri profesyonel askerlerle, okçuluk kültürünü ve becerisini ayakta tuttular. Sonraki yıllarda, Osmanlı ordusunda da merkez kapıkulu ordusu ve timarlarda yetişen profesyonel savaşçılar, yay ve okun hakkını verecekti.