Fort George Ağustos 2013




Yazan: Adnan Akgun
İngilizce’ den çeviren: Alper Serdar

Şöyle bir bakıyorum da, beni buralarda seviyorlar sanırım! Neden mi böyle düşünüyorum; Mick beni gördüğünde, “Adnan gelmiş!” diye neşeyle sandalyesinden fırlıyor; Wally elimi sıkarken, “Seni gördüğüme sevindim kardeşim” diyor ve Richard, beni mümkün olan her fırsatta, İngiltere’de yapılan okçuluk organizasyonlarına dahil etmeye çalışıyor. Onun sayesinde hem NFAS (National Field Archery Society, “İngiltere Ulusal Saha Okçuluğu Topluluğu”) hem de başkanlığını Carol’un yaptığı, prestijli Longbow Heritage, “Uzunyay Mirası” kulübüne üye oluyorum. Ve 31 Ağustos 2013’te, Longbow Heritage’ ın düzenlediği Fort George’daki (George Kalesi) yarışmada yer alarak, NFAS çatısı altında düzenlenen bir organizasyonda başparmak çekişi ile atış yapan ilk kişi oluyorum.

Yolculuğun hikayesini başa alırsak; geçen Pazartesi, Fort George’ da yapılacak etkinliğe Richard beni davet ettiğinde, inanılmaz yoğun bir çalışma temposuna kendimi kaptırmış durumdaydım. O ise, “ok ve yay terapisi”nin çok iyi geleceğine beni ikna etmeye çalışıyor. Aynı fikirde olmama rağmen, hafta ortasına kadar net bir cevap veremiyorum. Çünkü ancak üzerinde çalıştığım ve teslim tarihi yaklaşan projenin, Çarşamba günü yapılan değerlendirmesinden sonra kesin birşey söyleyebileceğim. Neyseki değerlendirme iyi geçiyor…

Ve böylece Cuma akşamı saat 19:50 Waterloo’ dan kalkan trende buluyorum ve 1,5 saat sonra Richard ve eşi Collette tarafından Salisbury istasyonunda karşılanıyorum. Salibury, İngiltere’nin güneybatısında bulunan ve kökleri ortaçağa uzanan bir kent. Bende kesinlikle daha müsait bir zamanımda daha detaylı gezme isteği uyandırıyor. Bunun yanısıra, detayları geceleri dahi uzaktan seçilebilen, ülkedeki en uzun katedral kulesine sahip Salisbury Katedrali de burada bulunuyor. Kasaba merkezinde yenilen güzel bir pizzadan sonra Romsey kasabasında bulunan Fort George’ a doğru yola koyuluyoruz.

Fort George ne olduğunu tarif etmem gerekirse; kovboyculuk oynayan ve karton kolilerden vahşi batı kaleleri yapan çocuklar düşünün, sonrasında bu çocukların büyüyünce bu kaleleri gerçekten inşa ettiğini! İşte Fort George (George Kalesi) böyle bir yer; vahşi batı canlandırma meraklılarının emekleriyle hayata geçmiş bir çocuk fantezisi. Mick -ki ben kendimce ona “Yoda” takma adını verdim, çünkü yayını eline aldığında, zorlukla yürüyen yaşlı bir adamdan, bir anda ışın kılıcıyla fantastik manevralar yapan Yoda’ya dönüşüveriyor- kamp ateşi etrafında yaptığımız sohbette, kalenin aslında 25 yıl evvel yapıldığını söylüyor. Bu eksantrik ülkede yaşayan insanların boş vakit uğraşlarını ne kadar ciddiye aldıklarını bir kez daha görmüş oluyorum. Richard’la birlikte içilen birkaç Belçika birasından sonra, yatma vaktinin geldiğine karar veriyoruz. Çadırıma doğru giderken, geçmişte yaptığım doğa sporları sebebiyle aşina olmama rağmen, şehir ışıklarıyla boğulmamış açık bir gökyüzünün görünümüne, hiç boşluk kalmamacasına yıldız pırıltılarıyla dolu sonsuz manzaraya, yine de hayran oluyorum.

Sabah biraz başağrısıyla (“akşamdan kalma” diye okuyunuz) uyanıyorum. Ağrım neyseki kahvaltıdan sonra hafifliyor ve Carol’un başlama düdüğüyle birlikte de yok oluyor. Yarışma, George kalesini çevreleyen ormanda, 2 tur koşulan 20 hedeften ibaret. Puanlama standart 3’lü kazık (atış çizgisi) sisteminde. İlk kazıkta ölümcül vuruş 20 puan, yaralayıcı vuruş 16 puan. İlk atışınızı kaçırırsanız, ikinci kazığa ilerliyorsunuz. Ancak bu defa ölümcül vuruş 14 puan, yaralayıcı vuruş ise 10 puan oluyor. Bir daha kaçırırsanız üçüncü kazığa ilerleyip bu defa ölümcül vuruş 8 puan, yaralayıcı vuruş için 4 puan alabileceğiniz atışları yapıyorsunuz.

Bizim takım, uzunyaylarıyla Richard ve Colette, Amerikan basit yayı ile Galli ve son derece başarılı bir okçu olan Garfield ve sentetik Türk yayımla bendenizden oluşuyor. Çok eğleniyor ve aslına bakılırsa bu yıl doğru düzgün çok az antrenman imkanı bulabilmiş olmama rağmen, böyle bir organizasyonda iyi puan topluyorum. Richard’ın yaklaşımına göre, bu tip puantaja sahip bir organizasyonda, hedef sayısının yaklaşık on katı kadar puan almanız, teknik olarak iyi ok attığınızı ancak antrenman eksiğiniz olduğunu gösteriyor. Ben 456 puan alıyorum, Richard 500 küsur puan topluyor. Collette kategorisinde üçüncü olurken, Garfield kategorisinde birinci oluyor. Başparmak çekişi kategorisinde yarışan tek okçu olmam sebebiyle bana da madalya veriliyor ve elbette bu benim için muhteşem bir anı oluyor.

Akşam saat 6’ya doğru tüm eski ve yeni arkadaşlara veda ediyorum. Richard da beni sevgili Londra’ma dönüş yolculuğu için istasyona bırakıyor. Gözüm biraz arkada kalıyor çünkü takım arkadaşlarım da dahil olmak üzere birçok yarışmacı, Pazar günü düzenlenecek bir etkinlik için (şampiyona öncesi hazırlık atışları) bir gece daha orada kalıyor.

Sözün özü; son derece keyifli bir haftasonu geçirdikten sonra aklıma tek bir soru takılıyor: geçirilen bu kadar güzel zamandan sonra, günlük yaşamın karmaşasına tekrar nasıl adapte olacağım?

Etkinlikten görüntüler:

Albüm