![]() Posted by Emre Metilli in on 17th 07 2026
Historical Archery European Championships Kapsamında Eger, Csömör ve Budapeşte İzlenimleriMacaristan’da her yıl düzenlenen Avrupa Tarihi Okçuluk Şampiyonasına bu yıl Tirendaz’dan Hilâl CAN ve Cem AKDEMİR katıldı. Arkadaşlarımızın yarışma ve Macaristan izlenimlerini içeren 2 ayrı yazıdan ilki Hilâl CAN tarafından kaleme alındı. Hilal Can, 19 Nisan 1981 tarihinde Samsun’da doğdu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde Hemşirelik lisansını tamamladı ve pedagojik formasyon eğitimi aldı. İstanbul Üniversitesi’nde Sağlık Kurumları Yöneticiliği, Marmara Üniversitesi’nde Kardiyovasküler Perfüzyon alanlarında yüksek lisans yaptı. 2005 yılında perfüzyonist olarak göreve başladı. Hâlen Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde perfüzyonist olarak görev yapmaktadır. 27 Kasım 2016 tarihinden bu yana Tirendâz üyesidir. Historical Archery European Championships Kapsamında Eger, Csömör ve Budapeşte İzlenimleri Resim 1. Historical Archery European Championships kapsamında Eger Kale’sinde kayıt-kontrol gününden. 25–28 Haziran 2026 tarihleri arasında Macaristan’ın Eger şehrinde düzenlenen Historical Archery European Championships kapsamında gerçekleştirdiğimiz on günlük Macaristan seyahatinin ilk altı gününü Eger’de, sonraki dört gününü ise Budapeşte’de geçirdik. Bu yazı, yarışma süresince ve sonrasında Eger, Csömör ve Budapeşte’de edindiğim gözlem ve izlenimleri, kurulan dostlukları ve ortak tarihimizin bende bıraktığı izleri paylaşmak amacıyla kaleme alınmıştır. Resim 2. Historical Archery European Championships kapsamında Eger şehir merkezinde düzenlenen açılış korteji. Resim 3. Eger Bazilikası’nın dış görünümü. Değerli dostumuz Gábor ağabey, Macaristan’da bulunduğumuz süre boyunca bizi yalnız bırakmadı; yarışma için gittiğimiz Eger’e gelme zahmetini ve inceliğini de gösterdi. Mahallesinden komşusu, artık bizim de iyi dostumuz olan sevgili János Bokor ile, yarışmadan önceki gün bize Eger’de rehberlik yapma inceliği gösterdiler. Murat Hocamızın yıllar önce kurduğu dostluk köprüsü sayesinde bu muhteşem insanlar bizi ağırlamak için hiçbir zahmetten kaçmıyorlar ve kendimizi yabancı hissettirmiyorlar. Onların rehberliğinde şehri gezerken hem Osmanlı izlerini hem de Avusturya-Macaristan kültürünü çok daha yakından tanıma fırsatı bulduk. İlk duraklarımızdan biri Eger Bazilikası[1] oldu. Şehrin en etkileyici yapılarından biri olan bazilika, görkemli mimarisi ve huzurlu atmosferiyle beni çok etkiledi. Gezi sonrasındaki günlerde evimize yakın olması nedeniyle tekrar buraya gittim. Bir süre oturup kendimi bazilikanın huzurlu atmosferini bıraktım ve dua ettim. Özellikle Hz. Meryem’in ve Hz. İsa’nın yaşadığı dönemin sanata ve mimariye yansımasını görmek beni her zaman etkilemiştir. Bir süre sonra kapılar kapandı ve insanlar içeri dolmaya başladı. İlk başta ayin başlayacağını düşündüm, sessizce bekledim. Meğer bir düğün törenine denk gelmişim. Sessizliğin yerini heyecan, mutluluk ve kalabalık aldı. Kültürel gezimizin en tatlı duraklarından biri ise Kopcsik Marcipánia[2] oldu. Tamamı marzipandan hazırlanmış sanat eserlerini görmek gerçekten hayranlık uyandırıcıydı. Bir pastacılık ürünü olarak bildiğimiz marzipanın, sabır ve ustalıkla adeta bir sanat eserine dönüşebileceğini görmek çok etkileyiciydi. Bu müze, gastronomi ile sanatın ne kadar güzel birleşebileceğinin en güzel örneklerinden biriydi. Ünlü pasta ustası Lajos Kopcsik tarafından hazırlanmış… Resim 4. Kopcsik Marcipánia Müzesi. Bir diğer durak ise Osmanlı kahvesi yapılan küçük ve sıcak bir mekândı. İçeride Türk kahvesi ve çay içtik. En ilginç ayrıntılardan biri ise içeride Karadeniz müziklerinin çalmasıydı. Etraftaki insanların hiçbiri Karadenizli değildi ama müzik, çay ve kahve… János’un özellikle çay konusunda oldukça iddialı olduğunu da söylemeliyim. Gülerek, “Çayı en güzel ben yapıyorum.” diyor ve Gábor abi hep onu işaret ediyor. Macar dostlarımızın Türk çayını, kahvesini ve tatlılarını çok sevdiklerini gördüm. Eğer bir gün onları ziyaret etmeyi planlıyorsanız, küçük kutularda Türk çayı veya Türk kahvesi götürmeniz onları mutlu edecek güzel bir jest olacaktır. Tarihî yolculuğun en heyecan verici anlarından biri ise Eger Minaresi’ne (Eger Minaret) çıkmaktı. Bir zamanlar burada olan bir Türk camisinden kalan, hâlâ ayakta duran tek bölümdür [3] ve bu yapı birkaç yıl önce restore edilerek tehlikesizce içine girilebilir hâle getirilmiştir. Dar ve oldukça dik merdivenleri tırmanmak gerçekten kolay değildi. Ancak zirveye ulaştığım anda bütün yorgunluğumu unuttum. Avrupa’da Osmanlı’dan kalan en kuzeydeki minare! Doksan yedi basamaklı merdivenle balkonuna çıkılabilir. O merdivenleri yıllar önce tırmanan insanların izlerini düşünmek, aynı taşlara basmak ve Osmanlı döneminden günümüze ulaşan bu yapının içinde bulunmak bana geçmişle güçlü bir bağ kurabilmek hissini verdi. Tarihî yapıları sevmemin en önemli nedeni de bu: yalnızca taş ve duvar görmüyor, geçmişin izlerini ve enerjisini hissediyorsunuz ve beni derinden etkiliyor. Resim 5. Eger Minaresi, Osmanlı döneminden günümüze ulaşan tarihî yapı. Osmanlı izlerinden biri de kale yakınında bulunan bir tarihî hamamdı. Osmanlı döneminden günümüze ulaşan önemli eserlerden biri olan hamamın içerisinde Osmanlı hamam kültürünü anlatan tanıtım yer alıyordu. Evliya Çelebi: Hamamın kubbeli, güzel suya sahip ve şehrin önemli yapılarından biri olduğunu anlatır. Osmanlı’nın Eğri’den çekilmesinden sonra farklı amaçlarla kullanılmış, 19. yüzyılda harabeye dönmüş, 1958-1962 kazılarında ortaya çıkarılmış ve bugün müze olarak korunmaktadır. Fakat hangi Valide Sultan için yaptırıldığına dair kesin bir bilgiye ulaşamadım. Günün sonunda ise Eger Kalesi yakınlarında yer alan bir restoranda akşam yemeği yedik. Yerel bir mutfak değil, o restorana özgü kreplerle hazırlanmış bir menü yedik. Ben vejetaryen olanını tercih ettim. Yeni lezzetler denediğimde mümkünse sebzeli olanları seçiyorum. Yemeğin yanında Macar birası da içtim. Daha önce içtiğim biralarda genellikle yoğun bir arpa tadı alıyordum. Bu birada ise o yoğun tat olmadığı için oldukça beğendim. Resim 6. Eger’de tadılan yöresel Macar mutfağından olmayan restorana özel vejetaryen krep menüsü. Akşam yemeğinin ardından rotamızı Eger’in en ünlü duraklarından biri olan Szépasszony-völgy’e [4](Güzel Kadın Vadisi) çevirdik. Burası, Eger’in şarap mahzenleriyle ünlü ve şehrin şarap kültürünü en iyi yansıtan yerlerden biri. Aslında mahzen saat 15.00 civarında açılıyordu. Ancak Gábor abi ve János’un hatırını kırmayarak bizim için erkenden açtılar. Kısa bir süre sonra ise içerisi tamamen doldu. Burada iki farklı şarap tatma fırsatı bulduk. Bunlardan biri Macar beyaz şarabı Irsai Olivér, diğeri ise Türk adıyla dikkatimi çeken Szátáni idi. “Szátáni” isminin, Osmanlı döneminde Üsküdar’da kaliteli şaraplarıyla tanınan Satani Dede’ye dayandığı yerel bir rivayet olarak anlatılıyor. Macaristan’da Osmanlı döneminden izler taşıyan böyle bir isme rastlamak benim için oldukça ilginçti. Bir şeyi de söylemeden geçemeyeceğim; Macarlar gerçekten şarap kültürünü çok iyi biliyorlar. Onlar için şarap, yalnızca bir içecek değil, sosyalleşme ve sohbet kültürünün önemli bir parçası. Saatlerce şarap tadıp sohbet ediyorlar ama bir türlü ne sarhoş oluyorlar ne de içkiye doyuyorlar. Bunu da salt içki tüketimi olarak değil, birlikte vakit geçirmenin ve paylaşımın bir parçası gibi değerlendirmek doğru olur. Eger’de geçirdiğim bu günler bana bir kez daha gösterdi ki bir şehri güzelleştiren yalnızca tarihî yapıları değildir. İnsanları, kurulan dostluklar, paylaşılan sofralar ve beklenmedik tesadüfler de o şehri unutulmaz kılar. Eger benim için sadece gezdiğim bir şehir değil; her köşesinde farklı bir hikâye bırakan, tekrar gitmek isteyeceğim özel bir şehir olarak hafızamda yerini aldı. Historical Archery European Championships Yarışmadan bir gün önce Eger şehir merkezinde festivale katılan ekiplerin geleneksel kıyafetleriyle, kortej yürüyüşü düzenlendi. Ardından Dobó István tér’de her ülkenin adı tek tek anons edildi ve millî marşları çalındı. Sıra Türkiye’ye geldiğinde elimizde taşıdığımız Türk bayrağıyla İstiklâl Marşı’nı dinlemek benim için tarif edilmesi güç bir andı. Yurt dışında, farklı milletlerin arasında kendi ülkenizin adının anons edilmesi ve millî marşınızı dinlemek insana bambaşka duygular yaşatıyor. Resim 7. Historical Archery European Championships açılış töreninde geleneksel kıyafetlerle Tirendâz okçuları. Yarışmanın ilk günü 30 hedeften oluşan bir parkurda yarıştık. Kadınlar kendi kategorilerinde değerlendiriliyor, gruplar karma oluşturulmuyordu. Yarışmacılar A ve B gruplarına ayrılmıştı. Her grupta 6 kişi vardı. A ve B gruplarından oluşan 12 kişilik ekipler, her biri belli bir hedeften başlamak üzere 30 hedefe dağıtıldılar. Hedefler, bu 30 atış noktasının bazılarına çifter çifter konmuştu ve ya tek bir hedef aynı anda iki okçunun atış yapabileceği şekilde düzenlenmişti. Böylece her hedef çiftine, biri A ve biri B grubundan olmak üzere iki okçu aynı anda atış yapıyordu. Resim 8. Yarışma parkurunda geleneksel yay ile atış yapan Tirendâz okçusu. Resim 9. Yarışma parkurunda geleneksel yay ile atış yapan okçu. Daha önce yurt dışında bir salon yarışmasına, Türkiye’de ise birkaç geleneksel okçuluk yarışmasına katıldım. Tam sayısını hatırlamıyorum ancak toplamda yaklaşık beş yarışma deneyimim olduğunu düşünüyorum. Parkurların, Tirendâz yarışma parkurlarına ve Türkiye’de yarıştığımız parkurlara göre belirgin şekilde daha zor olduğunu düşünmüyorum. Hatta Türkiye’de yarıştığımız birçok parkurun ve antrenman düzeninin sevgili hocamız Murat Özveri’nin bilgi ve tecrübeleriyle şekillendiğini düşündüğümde, bu yarışmaya teknik açıdan yabancılık çekmedim. Buna rağmen odaklanma sorunu ya da tam olarak tanımlayamadığım başka bir nedenle beklediğim performansı sergileyemedim. Yine de Tirendaz’dan yarışmaya katılan birçok sporcunun bu parkurda üst sıralarda yer alacağına inanıyorum. Resim 10. Yarışma alanında okçularla hatıra fotoğrafı. Yarışmada beni en çok etkileyen noktalardan biri, katılımcıların hazırlık şekliydi. İnsanlar adeta pikniğe gidiyormuş gibi sepetleri, katlanır sandalyeleri ve şapkalarıyla gelmişlerdi. Bizim gibi İstanbul’un hızlı yaşam temposu içinde, ancak kapalı mekanlarda antrenman yapan ve İstanbul’un yaşam tarzı sebebiyle yaz aylarında antrenman temposu düşen okçular, okçuluğun aslında bir açık hava sporu olduğunu unutuyorlar. Okçuluğun birçok disiplininde okçunun açık havada; atmosferik şartlara, susuzluğa, hatta uzun süren yarışmalarda açlığa maruz kalması söz konusu ve bunlara karşı önlem alması gerekir. Yarışmanın ilk günü kayıt sırasında geleneksel kıyafetle bulunmamız istendi ve kıyafetler kontrol edildi. Ancak yarışma sırasında modern bir şapka kullanılabileceği belirtildi. Yarışmacıların yarışma günü giydiği kıyafetler ise klasik anlamda tarihî kostümlerden çok, geleneksel çizgiler taşıyan rahat kıyafetlerdi. Eger Meydanında Müziğin ve Dansın Birleştirdiği İnsanlar Eger’de yürüyüşe çıkmışken tesadüfen çok renkli bir halk oyunları festivaline denk geldim. Şehir merkezinde ilerlerken uzaktan müzik sesleri geliyordu. İlk anda yürüyen grupların Macar ekipleri olduğunu, Macarların da uluslararası festivallerde farklı milletlerin danslarını sergilediğini düşündüm. Sonra kalabalığın içinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayrağını görünce bunun farklı ülkelerin katıldığı bir etkinlik olabileceği aklıma geldi. Zaten yılın bu dönemlerinde uluslararası halk oyunları festivalleri düzenlenirdi. Ben de daha önce benzer organizasyonlara katılmıştım. Buna rağmen bunun uluslararası bir festival olduğunu ilk başta hiç fark etmedim. Bir süre izleyip fotoğraf çektim. Yolda ilerledikçe Türk bayrağını, Beşiktaş armalarını ve “Kabataş Lisesi Vakfı” yazılarını görünce, Türkiye’den gelen ekiplerin de festivale katıldığını anladım. Ve tabii, Türkçe konuşmalar, o tanıdık sesler, davulun meydanı dolduran güçlü vuruşları… Bir an kendimi Eger’de değil de Türkiye’de düzenlenen bir halk oyunları festivalindeymiş gibi hissettim. Gündüz şehir merkezinde kortej yürüyüşü yapıldı, akşam ise gösteriler için herkes Dobó István tér’de toplanacaktı. Kabataş Lisesi yazısını görünce bir an yeğenim Karahan geldi aklıma. Koyu bir Beşiktaş taraftarı; içimden geçen, bir gün onun da o okulda okuması. Onu yıllar sonra böyle bir festivalde ülkesini temsil ederken hayal ettim. Ablam da, “Ben Karahan’ı halk oyunları oynarken hiç düşünemiyorum.” dedi. Belki bugün ilgisini çekmiyordur. Ama insan yine de yeğeninin kendi kültürünü tanıyan, değerlerini unutmayan, gerektiğinde halk oyunlarıyla ülkesini temsil eden bir genç olmasını istiyor. Belki de bu yüzden bu festival bana sadece bugünün hazzını yaşatmakla kalmadı, geleceğe dair güzel hayaller de kurdurdu. Eger’in tarihî sokaklarında biraz dolaşıp akşam gösterilerinin başlamasını bekledim. Etkinlik, Eger’in tarihî ana meydanı olan Dobó István tér’de düzenleniyordu. Meydana adını veren Dobó István heykelinin önünde kurulan sahnenin hemen yakınında ise şehrin simgelerinden Minorita Kilisesi (Eger Minör Kilisesi) yükseliyordu. Tarihî mimariyle halk danslarının aynı atmosferde buluşması, meydana ayrı bir güzellik katıyordu. Önce özellikle Macar halk danslarını izledim. Program boyunca zaman zaman Macar ekipleri sahneye çıkıyor, ardından farklı ülkelerden gelen gruplar gösterilerini sunuyordu. Akşam saatlerine kadar süren festival, müzik ve dansın insanları ortak bir duyguda nasıl buluşturduğunu bir kez daha gösterdi. Gösteriler arasında Türkiye’den gelen gençlerle sohbet etme fırsatı da buldum. Yaklaşık bir aydır yoğun şekilde hazırlandıklarını, çoğunun daha önce bir halk oyunları festivalinde sahne almadığını anlattılar. Buna rağmen sahneye çıktıklarında sergiledikleri özgüven, uyum ve enerji gerçekten çok etkileyiciydi. Gösterilerde Horon, Sallama, Atabarı, Çift Jandrama, Trakya Karşılaması, Zeybek ve Zigoş gibi birbirinden farklı yörelerin oyunları ardı ardına sahnelendi. Ritim, coşku ve seyirciyle kurdukları bağ o kadar güçlüydü ki Türkiye’nin yedi ikliminin renklerini ve kültürel zenginliğini çok güzel yansıttılar. Benim için, Türkiye’nin yedi iklimini ve kültürünü temsil eden halk oyunlarının coşkusu her zaman çok özeldir. Ama Macaristan’da beni en çok etkileyen şey, bu ülkede halk danslarının yalnızca gençlere değil, toplumun her kesimine ait olmasıydı. İnsanlar yaşları ilerlese bile dans etmeyi bırakmıyor; yediden yetmişe festivallere katılıyor, oynuyor, seyrediyor ve bu kültürü yaşamaya devam ediyorlar. Bunu görmek gerçekten hoşuma gitti. Çünkü kültür ancak yaşandıkça ve yeni nesillere aktarıldıkça yaşamaya devam ediyor. Aslında dans, insanın hayata olan enerjisini canlı tutan en güçlü kültürel miraslardan biridir. Bizde de düğünlerde her yaştan insan halk oyunları (kendi yörelerini) oynar. Fakat festival ve gösteri kültürüne geldiğinde, bu ilgi yaş ilerledikçe azalır. Türkiye’de ne yazık ki birçok kişi belli bir yaştan sonra halk oyunlarından uzaklaşıyor. Oysa halk oyunları sadece gençlerin değil, her yaştan insanın yaşayabileceği bir kültürdür. 1936 yılında Artvin halk oyunları ekibi Atatürk’ün huzurunda Artvin Barı’nı sergiler. Oyunu çok beğenen Atatürk de ekibin arasına katılarak sonuna kadar onlarla birlikte oynar. Daha sonra bu oyun Atatürk’ün anısına “Atabarı” [5]adını alır. Böylesine büyük bir liderin halkın arasına karışıp aynı oyunu aynı coşkuyla oynaması bence kültüre verilen değerin en güzel örneklerinden biridir. Biz bu kültürel sahiplenme misyonunu ondan devralmadık mı? Öyleyse neden yaş aldıkça bu kültürden uzaklaşıyoruz? Eger Meydanı’ndan ayrılırken aklımda sadece izlediğim gösteriler kalmadı. Farklı ülkelerden insanların aynı sahneyi paylaşması, Macarların kendi kültürlerini her yaşta insanla yaşatması ve bizim gençlerimizin Türkiye’yi böyle güzel temsil etmesi bana umut verdi. Belki de kültür, onu yalnızca koruduğumuzda değil, yaşattığımız ve gelecek nesillere aktardığımız sürece gerçek anlamını buluyor. Ve son olarak… Neden biz de bir gün Tirendâz ekibi olarak böyle bir kültür gezisi yapmayalım? Bir şehri sadece gezmek için değil; tarihini dinlemek, müzelerini birlikte dolaşmak, halk oyunlarını izlemek, yerel lezzetlerini tatmak, aynı sofrada buluşmak ve yeni hatıralar biriktirmek için… Belki de böylesi yolculuklar, yalnızca okçulukta değil, dostlukta ve kültürel paylaşımda da bizi birbirimize daha çok yakınlaştırır. Kim bilir, belki bir sonraki güzel hikâyemiz de böyle bir yolculukta yazılır. Csömör’de Bir Dost Sofrası Resim 11. Mangal hazırlıkları hatıra fotoğrafı. En keyifli anlardan biri ise Csömör’de János’un evinin bahçesinde birlikte yaptığımız mangal partisiydi. Macarlar hakkında beni en çok etkileyen özelliklerden biri misafirperverlikleri oldu. Türkiye’de onları ağırladığımızda da, Macaristan’da evlerine gittiğimizde de elleri hiçbir zaman boş değildi. Küçük ama anlamlı hediyelerle bu dostluğu pekiştirmeleri beni çok etkiledi. Resim 12. Csömör’de János Bokor’un evindeki dost sofrasından bir kare. János’un evinde benim için çok anlamlı bir hediye de vardı. Bana Szürkebarát [6](Gri Keşiş) figürü hediye edildi. Aslında bu, figürün de adını aldığı şarabın şişesinin üzerine geçirilmiş, bez bebekleri andıran insan şeklinde bir kılıftı. Bu benim için sıradan bir süs eşyası değil, Macar kültürünü ve dostluğumuzu simgeleyen çok değerli bir hatıra oldu. “Szürkebarát”, aslında Macarca Pinot Gris üzümünün adıdır. “Szürke” gri, “barát” ise keşiş anlamına gelir. Rivayete göre bu üzüm Orta Çağ’da Badacsony bölgesine Cistercian keşişleri tarafından getirilmiş ve keşişlerin gri cüppelerinden dolayı bu isimle anılmaya başlanmıştır. Günümüzde ise Macaristan’ın en sevilen beyaz şaraplarından biridir. Şimdi evimde duran gri keşiş figürü ve Szürkebarát, benim için yalnızca birer hatıra değil; Macaristan’da kurulan dostlukların ve paylaşılan güzel anların simgesi. Umarım bir gün tüm Tirendaz Ekibi olarak bu dostluk köprüsünü yeniden birlikte yaşama fırsatı buluruz. Eger’deki yarışmayı takiben ekip arkadaşımla daha önce kararlaştırdığımız üzere, Budapeşte’nin banliyösündeki Csömör köyünde Gábor Szőllősy ve Attila Kiss’i ziyaret ettik. Gábor Szőllősy (Gábor abi), arkeoloji doktorası olan bir ziraat mühendisi olup, 40 yıla yakın zamandır Hun, Avar ve Magyar okçuluk kültürleri üzerine çalışan bir entelektüeldir. Attila Kiss ise tarihi romanlar yazan, Csömör’de Zengő Nyíl (Islık çalan ok) adıyla bir at çiftliği ve okçuluk okulu işleten bir diğer dostumuzdur. Attila Bey, Karpat Havzası’nı yurt edinen İç Asya kökenli milletlerin okçuluk kültürünü araştıran, bizzat yay ve okçuluk ekipmanlarını, arkeolojik buluntuları temel alarak yeniden imâl eden ve çok sayıda deneysel çalışmaya imza atmış değerli bir uzmandır. Resim 13. Csömör’de Gábor Szőllősy ve Attila Kiss ile gerçekleştirilen kültürel ziyaret. Benim için bu gezi, 2019 yılında Macaristan ile gerçekleştirdiğimiz kültürel değişim programının bir devamı niteliğindeydi. Gábor abinin Türkçe konuşabilmesi ve Attila hocanın Türkçe öğrenme konusundaki isteği beni o dönemde çok etkilemişti. Bunun da etkisiyle Macarca öğrenmeye başlamış ve B seviyesini tamamlamıştım. Uzun süre ara verdiğim için dilimin oldukça gerilediğini düşünüyordum. Ancak bu seyahatte, Macaristan’da bir iki ay kalsam günlük konuşma seviyesine rahatlıkla dönebileceğimi fark ettim. Macarca öğrenme isteğimin bir diğer nedeni de, Atatürk’ün Türk-Macar kültürel ve bilimsel ilişkilerine verdiği önemdir. 20. yy. başında birçok lider, ülkeleri “Turan” ilkesi kapsamında ülkelerarası ekonomik ve kültürel ilişkileri geliştirme fikriyle hareket etmişlerdir. Ayrıca Macaristan, 1920’de kurulan Ankara Hükûmeti’ni ve dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’nı desteklemiş, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülkelerden olmuş, T.C. ile ilk uluslararası anlaşmayı imzalayan devletlerdendir. Macar bilim ve teknik adamları, Cumhuriyet’in erken dönemlerinde Türkiye’nin kalkınma hamlelerine büyük destek vermişlerdir. Birçoğu Türkiye’de uzun yıllar kalmış, hatta bazı aileler burada yaşamaya devam etmiştir. Bu anlayışın bir yansıması olarak Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi bünyesinde Hungaroloji Anabilim Dalı [7]kurulmuştur. Bu tarihsel bağ, Macarca öğrenme motivasyonumu ayrıca güçlendirmektedir. Bu kültürel köprünün bir parçası olmayı ve yıllar önce başlayan bu bağı Tirendaz çatısı altında sürdürmenin onurunu yaşamaktayım. Resim 14. Csömör’de atlı okçuluk eğitim alanı. Bu gezinin benim için en değerli kısmı ise hiç şüphesiz atlı okçuluk deneyimi oldu. Sevgili hocam, binicilik eğitimlerim boyunca bunu denemem için beni sürekli teşvik etmişti. Ancak daha önce attan düşerek sakatlanmış olmam ve bunun oluşturduğu çekince nedeniyle kendimi buna hazır hissetmiyordum Resim 15. Atlı okçuluk öncesinde Tirkeşim(Tegezim) ve Kuruluğum (Íjtokom). At üzerinde ok atmayı Csömör’de, Kadim dostumuz Gábor abi ve Attila Kiss hocanın teşviki ve desteği sayesinde sonunda denemeye karar verdim. Tirkeşim (Tegezim) ve kuruluğum (íjtokom) takıldı, ata bindim ve yıllardır ertelediğim bu heyecan verici deneyimi yaşadım. Bu an, gezi boyunca benim için en anlamlı an olarak kaldı. Atlar, hayatıma Tirendâz’ın kattığı en güzel renklerden biriydi ve buna atlı okçuluğun eklenmesinin zihinsel şölenini tahmin edebilir misiniz? Daha önce Murat hocanın da belirttiği gibi, at üzerinde ok atmak da Tirendâz antrenmanlarıyla gayet rahat yapılabilecek bir şey. Resim 16. Csömör’de at üzerinde gerçekleştirilen ilk atlı okçuluk denemesi. Resim 17. Csömör’de Macar dostlarımız Gábor Szőllősy, Attila Kiss, János Bokor, Levente Kiss ve Nelli Kőmíves ile çekilen hatıra fotoğrafı. Atilla Hocamızın misafiri olduk. Yoğun binicilik eğitimleri ve çalışmaları arasında bize vakit ayırması, sohbet etmesi ve kendi elleriyle çay hazırlaması bizim için çok kıymetliydi. Resim 18. Budapeşte’de Buda Kalesi ve Matthias Çeşmesi. Budapeşte’deki son günümüzde, hocamızın bilgilendirmesiyle Budavári Sikló (Buda Kalesi Füniküleri) ile Buda Kalesi’ne çıktık. Zamanımız kısıtlı olduğu için kalenin müzelerini gezemedik. Oysa hem Budin’in diğer bir çok köşesini görmek hem de Budapeşte’den başka Zigetvar gibi tarihimizle bağları olan bir diğer şehre gitmeyi de çok istemiştik. Kalenin avlusunda yer alan görkemli heykeller, Matthias Çeşmesi’nin ayrıntıları ve atlı heykellerin heybeti arasında bol bol fotoğraf çektik. Sonraki durağımız ise Osmanlı’nın son Buda Valisi Abdurrahman Abdi Paşa’nın anıtı oldu. 145 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin son kumandanı olan Abdurrahman Abdi Paşa, 2 Eylül 1686’da Budin’i savunurken burada şehit düştü.[8] Anıt taşında şu söz yazıyordu: Savaş meydanında karşı saflarda yer alsa bile cesaretine duyulan saygının taşlara kazınmış olmasının gururunu yaşadık. Ruhuna bir Fatiha okuyup dua ettik. Türbede yalnızca Türklerle değil, Gül Baba’nın hatırasını yaşatmaya gelen birçok Macarla da karşılaştık. Yüzyıllar önce kurulan manevi bağın devam ettiğini gözlerinizle görmenizi dilerim. Resim 19. Budapeşte Gül Baba Türbesi’ndeki Gül Baba heykeli. Gül Baba hakkında okuduğum bir makalede onu, “Türkistan’da yanan Ahmet Yesevî meşalesini Anadolu üzerinden Balkanlara taşıyan bir deniz feneri” olarak tanımlıyordu. Evliya Çelebi de Seyahatnâme’sinde Gül Baba’dan bahseder .Fakat beni en çok etkileyen, Gül Baba’nın cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman’ın da katılmış olmasıydı. Nedenini tam olarak anlatmak zor; fakat bu yolculuk boyunca Eger’de, Osmanlı izlerinin bulunduğu her köşede ve Tuna’yı seyrederken aklıma hep Kanuni Sultan Süleyman geldi. Belki de Tuna’nın görkemi, bende Kanuni Sultan Süleyman’ın ihtişamını çağrıştırıyordu. Resim 20. Budapeşte’de Gül Baba Türbesi’nin dış görünümü. Sessizce dua ettik. Gül kokusunun verdiği huzur ve türbenin manevi atmosferi ruhumuzda demlendi. Yere düşmüş gül yapraklarını topladım ve hatıra olarak aldım. İnsan toprağa karışır, atomlarına ayrılır; her atom yeniden toprağa döner. Belki de bu bahçedeki güller, yüzyıllardır burada yaşamış nice insanın hatırasını sessizce taşımaya devam ediyordur. Şimdi o gül yaprakları evimde… Nereye koyacağıma henüz karar vermedim ama bulundukları her yere güzellik katacaklar. Sanırım gezinin en çok yürüdüğümüz günü buydu. Telefonumuz yaklaşık 15 kilometre yürüdüğümüzü gösteriyordu. Bazı günler birkaç kez Tuna kıyısında oturduk; fakat tekne turunu özellikle son akşam ve akşam saatlerine bırakmak istemiştik. Budapeşte’de bulunduğumuz günler boyunca, Tuna kıyısında otururken, yanından geçerken, sabah evden çıkıp akşam geri dönerken ne zaman Tuna’nın yakınında olsam, Instagram’da gördüğüm bir paylaşım aklıma geliyordu: “Tuna’yı gören her Türk’ün aklında aynı ezgi çalar.” Gerçekten de öyleydi. Zihnimde sürekli Plevne Marşı çalıyordu. Sanki ayaklarım bile o ezginin ritmine göre yürüyordu. Resim 21. Budapeşte’de Tuna Nehri üzerindeki Széchenyi Zincir Köprüsü’nün gece görünümü. Belki de Güneş batarken, Tuna’nın en güzel göründüğü saatlere tanık oluyorduk. Tuna’yı seyrederken, zihnimde yine Yahya Kemal’in dizeleri yankılandı: “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik…” İnanın, biz de o kadar şendik…[10] Ve yine: “Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan…”[11] Yahya Kemal Beyatlı Resim 22. Tuna Nehri’nden görülen Macaristan Parlamento Binası’nın gece görünümü. Bir zamanlar Osmanlı akıncılarının geçtiği bu coğrafyaya bugün aynı sevgiyle bakıyorduk. Bazı araştırmalarım sırasında, Atatürk’ün dikte ettirdiği Tuna Üstündeki Ses metnindeki şu cümlelere rastladım: “Tuna bütün bir saltanat tarihini ezber biliyor. Sular bu bilgilerini anlatmak için kabarıyor gibiydi.”[12] Nehir akarken onu hissetmeyen, onunla konuşmak istemeyen olabilir miydi? Belki de bu yüzden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu dizeleri o ana en çok yakışan sözlerdi: “Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında…”[13] Teknenin güvertesinde uzun süre manzarayı seyrettik. Suyun anlatmasını, gözlerimizin dinlenmesini, zihnimizin eski çağları hatırlamasını nasıl isterdik! Tekne turu bittiğinde kıyıda canlı müzik eşliğinde eğlenen gençleri izledik. Acaba her gün gördükleri bu manzaranın, Tuna’nın ve bu köklü tarihin ne kadar farkındaydılar? Zigetvar’ı görememenin burukluğu içimizde kalsa da Budapeşte’ye veda ederken geriye yalnızca fotoğraflar değil; Tuna’nın sesi, Gül Baba’nın gül kokuları ve yüzyılları birbirine bağlayan ortak bir tarih kaldı. TEŞEKKÜR Bu yolculuğun gerçekleşmesine katkı sağlayan Tirendâz ailesine, bilgi ve tecrübeleriyle bizlere her zaman yol gösteren Murat Özveri Hocama, bizleri Macaristan’da içtenlikle ağırlayan Gábor Szőllősy, János Bokor ve Attila Kiss’e, Historical Archery European Championships Organizasyon Komitesi’ne ve emeği geçen tüm görevlilere teşekkür ederim. Seyahat boyunca verdiği destek ve fotoğraf katkıları için ekip arkadaşım Cem Akdemir’e ayrıca teşekkür ederim. DİPNOT 1. Eger Bazilikası Sugár, István. The Basilica of Eger. Budapest: Corvina Kiadó, 1981. 4. Szépasszony-völgy Gál, Lajos. “Szőlő és bor a térségben.” ( Természeti és kultúrtörténeti értékek Eger térségében.) Eger: Líceum Kiadó (Eszterházy Károly Üniversitesi), 2017, s. 62–66. 7. Hungaroloji Çalık Orhun, Fatma. “Hungaroloji Enstitüsü.” Atatürk Ansiklopedisi. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2021. 8. Abdurrahman Abdi Paşa Özcan, Abdülkadir. “Macarların Kahraman Düşmanı Son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Paşa.” FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, S. 5 (2015), s. 441–453. 11. Yahya Kemal Beyatlı Beyatlı, Yahya Kemal. Kendi Gök Kubbemiz. İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1961. 12. Tuna Üstündeki Ses Güngör, Bilgin. “Mustafa Kemal ile İsmail Habib’in Ortak Edebî Eseri ‘Tuna Üstündeki Ses’in Bilinen Fakat Görül(e)meyen Kayıp Versiyonu.” Türk Dili, S. 857, 2023. 13. Ahmet Hamdi Tanpınar Tanpınar, Ahmet Hamdi. Bütün Şiirleri. Haz. İnci Enginün. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015. ![]() |